Gönderen: forperson | 27/12/2008

Kriz sonrası talep patlayacak

Küresel ekonomik kriz, piyasalardaki büyük durgunluk ile kendini hissettiriyor. Bu sebeple üretim ve istihdam düşerken iş dünyası gelecekten umutlu. Boydak Holding Yönetim Kurulu Üyesi Bekir Boydak’a göre krizin aşılması ile talepte adeta patlama yaşanacak. Bu yüzden şimdi küçülen firmaların talep artışına da hazırlıklı olması gerekiyor.

‘İstikbal Ulusal Tekstil Desenleri Yarışması’ ödül töreninde konuşan Bekir Boydak, dünyayı etkisi altına alan ekonomik krizi değerlendirdi. Sıkıntının gelip geçici olduğunu ifade eden deneyimli işadamı, ekonomide zamanla düzeltme hareketlerinin yaşanacağını ve ardından da işlerin rayına gireceğini söyledi. Boydak’ın tahmini, ekonominin yaz aylarından itibaren tekrar büyümeye geçeceği yönünde. “Hayat devam ettiği sürece ihtiyaçlar tükenmez, sadece ertelenir.” diyen Boydak, “Bu ertelenmenin kriz sonrasında talep patlaması olarak karşımıza çıkacağını düşünüyorum. 2009′un başlarında gerek iklim şartları, gerek yıllık bilançoların açıklanması ve gerekse kredi kurumlarının yoluna girmesi biraz zaman alacak. Ama akabinde hem iç hem dış pazarda bir patlama söz konusu olacak.” diye konuştu.

Bekir Boydak, konuşmasında Türkiye’nin tasarımda ithalat yapan ülke konumundan ‘ihracatçı’ konuma geldiğinin altını çizdi. Son 10 yılda mobilya ihracatı 100 milyon dolardan 1 milyar dolara ulaştı. Boydak, “Bu da tasarımın gücünün bir göstergesidir. Yoksa sıradan ürünü kimse tasvip ve tercih etmez.” ifadelerini kullandı. “İyi tasarlanan ürünlerin pazarlaması da kolay oluyor.” değerlendirmesini yaparken, Türkiye’nin bu konuda önemli yol aldığını belirtti. Boydak, yarışmaya gösterilen yoğun ilgiden dolayı duyduğu heyecanı da vurgularken, “İstikbal olarak düzenlediğimiz bu yarışma, gençlere ve geleceğe karşı sorumluluğumuzun en güzel örneğidir.” açıklamasını yaptı. Boydak’ın verdiği bilgiye göre İstikbal ve Bellona gibi iki önemli markaya sahip olan grup, her yıl 10 milyon dolarlık Ar-Ge ve tasarım çalışması yapıyor.

Gönderen: forperson | 25/12/2008

“ Başarı yolu herkese açıktır.”

Kadir Has: 
Yükselirken, yüksek ahlaka önem verdim. Bulunduğum noktaya aklım, azmim, çalışmam sayesinde ulaştım. Bugün ülkemizde, başarı yolu herkese açıktır. Otomobilinizi, emniyetli kullanabilir ve emniyet şeridinde giderseniz, başarıyı yakalarsınız.
Asım Kibar: “ Başarının zevkini tattığınız zaman işlerin ne kadar kolay olduğunu göreceksiniz.”
Yürürken sadece yola bakmayınız. Sağa, sola da bakınız. Dünyada neler oluyor etrafınıza bakınız. Daima işinizi geliştiriniz. Müşterilerinize kulak verip, problemlerine yardımcı olun. Çalışanlarınızla yakın ilişki kurun. Onların önerilerine değer verin. Rakiplerinizin olması size onlara yetişmek ve onları geçmek yönünde gayret vermeli. Kimseyle çatışmayın, yolunuza devam edin. Gücünüzü, işinizi daha iyi yapmaya sarf edin. Çalışanlarınıza, müşterilerinize güven verin. Herkes güven duyduğu malı alır, güven duyduğu müessesede çalışır, güvenli müessese ile iş yapar.

 

Yeni atılım ve teşebbüslerinizi beynelmilel kriterlere göre yapın. Hislerinize mağlup olmayın. Herkes çok başarılı ve zengin olmayı ister. Şartlar uygun oluşturulmazsa netice hüsran olur. İstediğiniz kadar değil, oluşturabildiğiniz kadar başarılı olabilirsiniz. Aylık raporlama ve kontrolleri mutlaka yapınız. Rakamlar yanlış söylemez. Nakit akımını iyi ayarlayınız. Dünyada her yıl kurulan 100 şirketten % 80’i nakit akışını düzenleyemediği için iflas eder. İşletmeler beynelmilel rasyolara uygun çalışmalı. Krizler bu rasyoları bozabilir. Ama en kısa zamanda bu rasyolar düzeltilmelidir. Son önerilerim; dürüst olun, çok çalışın, gelişin, başarının zevkini tattığınız zaman işlerin ne kadar kolay olduğunu göreceksiniz.

 

Ferit Şahenk: 
Bir kere insanca bir yaşam felsefenizin olması gereklidir. Eğitime, gelişime, dinlemeye açık olmanız lazımdır. Mutlaka bir yabancı dilin getirdiği avantajı da kullanarak yaptığınız işlerle ve tarihle ilgili bir çok şeyi okumanız gereklidir. Çünkü insanlığın tarihi, her ne kadar teknolojik değişimden geçse de belirli bazı temel gerçekleri aktarmak, bunları hissetmek ve bilmekte fayda vardır diye düşünüyorum. Sevginin yanında saygının olması gerekliliğine de önem veririm. İş hayatında başarılı ve zengin olmayı isteyenlere en başta dünyayı izleyebilmelerini öneririm. İkinci olarak ise, yine tekrarlıyorum, bir yabancı dil öğrenmelerini tavsiye ederim. Üçüncü önerim ise gerektiği zaman hayatın dönüş etaplarını sindirmeleridir. Bu etaplarda tecrübe ve itibar kazanarak yukarı doğru çıkmalarını, yani her zaman asansörle değil bazen de merdivenle yukarı çıkmalarını gerektiğini düşünüyorum.

Saffet Ulusoy: 

İş hayatımda yükselirken önem verdiğim şey geçmişi unutmamak, alçak gönüllü olmak, insanlara daha çok önem vermekti. İş hayatımda bu noktaya gelene kadar çok çalıştım ve çalıştığım insanlarla hep yakın dirsek temasında oldum. Onlardan en yüksek verimi almak için işime erkenden gelerek onlara örnek olmaya çalıştım. Akşam iş bitiminden sonra bugün neler yaptım, noksan bir işimin kalıp kalmadığının kontrolünü yaparım. Ertesi gün yapacağım işleri aklımdan geçiririm. Tutamayacağım iş sözlerini asla vermem, verdiğim sözlerin de hep arkasında olurum.

 

Gençlere vereceğim en önemli nasihat: çok çalışmaları, zengin olana kadar kendinden zenginlerin yaşantısına özenmeyip dünya nimetlerinin bir kısmından vazgeçip kazançlarını doğru kullanmayı bilmeleridir. Büyüklerine saygılı olup, onların geçmişte yaşadıkları tecrübelerden en iyi şekilde istifade etmeyi bilmelidirler.

Gönderen: forperson | 25/12/2008

“Yerimizi alabilecek insan yetiştirmeliyiz.”

Sakıp Sabancı: 

Hayatta tesadüf, fırsat, şans ancak onlardan yararlanmaya hazır olanların işine yarayabilir. Dikkatli, hevesli, çalışkan, sabırlı ve en önemlisi hedefi olan insan tesadüfleri değerlendirebilir, fırsatları yakalar ve şansı kaçırmaz.

İnsanın tek başına “dünyanın hakkından gelmesi” mümkün değil. Ancak bir vizyonu varsa; bu vizyonunu çalıştıklarıyla paylaşıyor ve onların yüreklerine inanç, azim ve şevk aşılayabiliyorsa ve en önemlisi aynı hedefi gerçekleştirmeye kendini adamış yetenekli kişilerden oluşan bir “takım” oluşturabiliyorsa başarıya ulaşmak kolaylaşır.

 

Her fırsatta söylüyorum: Bugün dünyaya baktığınızda her bir ülkede, irili ufaklı ve birçoğu o ülkeye has problemler var. Zaman içinde bunlardan bir kısmı çözüme kavuşacak; ancak her vakit yeni çözüm isteyen yeni problemler, sıkıntılar olacak. Önemli olan bu problem ve sıkıntıların varlığı değil; o problem ve sıkıntıları çözebilecek basiretli, yetenekli ve yaratıcı insanların var olmasıdır. Dolayısıyla ister iş adamı, ister politikacı, isterse akademisyen olalım hepimizin en önemli görevi bizim yerimizi alabilecek, kalkınma ve gelişme bayrağını ileri ve yeni ufuklara taşıyacak “insan” yetiştirmektir.

Ahmet N.Zorlu:
Daha öncede altını çizdiğim bir gerçek var. “Ne yaparım da patron olurum?” diye yola çıkılmamalı. Başarının temel taşı çalışmak ve bir alanda uzman olmak. Beni buralara getiren öğrenme hevesim ve çalışma azmim olmuştur.
Benim için hedef zengin olmak değil, başarılı olmaktı hep. İkisi birbirinden çok farklı şeyler, dikkat etmeliyiz. Yapacağın kadar iş alıp o alanda zaman içinde en iyisi olmayı hedeflemek gerek. Basamakları göremeyenlerin yükselmeleri mümkün değil, hızlı çıkanların ise düşmeleri kaçınılmaz.

Gönderen: forperson | 24/12/2008

tefekkür

Gönderen: forperson | 24/12/2008

istanbul

Gönderen: forperson | 15/12/2008

ÜÇÜNCÜ NOKTA

İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve, imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. “Tevekkeltü alâllah” der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker.

Demek, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir.

Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer: Vaktiyle iki adam, hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri, hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi:

“Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”

O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim; malımı belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”

 

Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükünle beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tard edecek; ya “Haindir, gemimizi itham ediyor, bizimle istihzâ ediyor. Hapsedilsin” diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında zaafı gösteren tekebbürünle, aczi gösteren gururunla, riyayı ve zilleti gösteren tasannuunla kendini halka müdhike yaptın. Herkes sana gülüyor” denildikten sonra o biçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh, Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum” dedi.

İşte, ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve hodfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.

Gönderen: forperson | 14/12/2008

Çadır’a Düşen Rahmet Damlaları

 

Yağmurun adı, rahmettir Anadolu’da. Yağmur, toprağın can suyu, baharın ayak sesidir. Bahar ki, tomurcukların sabırla açmayı beklediği en güzel mevsimdir. ‘Örnekleri Kendinden Bir Hareket’e gönül veren birkaç karasevdalı çöllerde bahar havası estirmek ve fani dünyada bâkî bir iz bırakmak için, bavullarına koydukları çam sakızı çoban armağanlarıyla yollara düştü. Niyetleri hâlisti. Kalblerinde heyecan, ruhlarında metafizik gerilim vardı. Uzun süren yolculuğun ardından menzillerine vardıklarında, yetmiş iki bahar görmüş; fakat hepsini de karanlıkta ışığı ümit ederek geçirmiş Tanas Ağanın kapısının tokmağına dokundular. Gagavuzların bilge kişisi Tanas Ağa, Türkiye’den gelen misafirleri Komrat Üniversitesi’ndeki rektörlük odasında ağırlarken, kalbindeki kıpırdanmaya mâni olamıyordu. Gözlerinde ışıltı, yüzünde tebessüm, misafirlerini elinden geldiğince memnun etmeye çalışıyordu. Kızıl ihtilalle aynı yaşta olan Tanas Ağa, misafirleri için her türlü fedakârlığa hazırdı. Değil mi ki misafirler Türkiye’den gelmişti? Yeşil çaylar, porselen fincanlarda yudumlanırken içlerinden biri geliş niyetlerini izah etti:

-Biz, Anadolu’dan geldik. İş adamıyız. Sizlere vefa borcumuzu ödemek için buradayız. Müsaade edin, burada bir ocak tüttürelim, çocuklarınız için mektepler açalım. 

Tanas Ağa, uzaklara dalıp gitmişti. Neden sonra koltuğundan kalkıp odada dolaşmaya başladı, bu arada sağ eliyle çenesini sıvazlıyordu. Gözleri buğulanmıştı. Dudaklarını ve dilini ısırdı. Duygularına gem vurmayı başardıktan sonra, titrek sesle bir iki kelime çıktı ağzından. Sanki tarihe not düşüyordu:
- Geç bile kaldınız! Bu zamana kadar neredeydiniz?

İçlerinden en yaşlı olanı kısık bir sesle: 
- Kapılar sürgülüydü. 

Oda birden sessizliğe bürünmüştü. Hepsinin kulaklarında aynı ses çınlıyordu: “Bu zamana kadar neredeydiniz?” Sessizliği Tanas Ağa bozdu:
- Bu iş için Çadır Lunga şehri biçilmiş kaftan. Orada bir okul açabilirsiniz.

Heyecanından, Tanas Ağanın yıllarca bu anı beklediği anlaşılıyordu.

Nefes almayı zorlaştıran boğucu yaz sıcağı altında, susuzluktan çatlamış toprak üzerinde ürkek bir ceylan gibi seke seke gitmeye çalışan arabayla otuz beş kilometrelik yolu kat ederek Çadır’a vardılar. Vali beyin iş seyahati münasebetiyle Amerika’da olduğunu öğrendiler. Yerine vekâlet eden İvan’la görüşmeleri gerekiyordu. Tanas Ağa ve beraberindeki heyet, İvan’ın odasına girdiklerinde soğuk bir yüzle karşılaştı. Ellerindeki ufak tefek hediyeleri önlerindeki masaya bıraktılar. Tanas Ağanın takdiminden sonra sözcüleri, meramlarını anlatmaya başladı:

- Efendim! Biz Türkiye’den geldik. İki ülke arasında köprüler kurmak ve dostluk bağlarını kuvvetlendirmek için burada eğitim faaliyetlerinde bulunmak istiyoruz. Masraflar tarafımızdan karşılanacak. Sizlerden arzumuz, mümkünse bize uygun bir bina tahsis etmeniz. 

İvan’ın yüz hatları gerilmişti. Bu sözler hoşuna gitmemişti. Kendisini toparlayıp masanın üzerinde ellerini birleştirip koltuğuna yaslandı. Alnında çizgiler belirdi. Kaşları birbirine yaklaştı. Boğazını temizledi.

- Bakın beyler! Sizler iyi niyetli insanlara benziyorsunuz. Ancak bizim kendimize göre bir eğitim anlayışımız var. Okullarımız var. Yabancılardan bu konuda destek isteyeceğimiz kanaatinde değilim. Sizi anlamaya çalışıyorum. Ama kendi yetiştirdiğimiz öğretmenlerimiz bizim çocuklarımıza daha iyi eğitim verebilir. 

- Bizim açacağımız okul, milletler arası geçerliliği olacak seviyede eğitim verecek. Mezun öğrenciler dünyanın her yerindeki üniversitelerde okuyabilecek. Kendi dillerinin yanında İngilizce ve Türkçe de öğrenecekler.

Odaya soğuk bir hava hâkimdi. Bu sözlerde fayda vermemişti. İvan; diliyle olmasa bile, gözleriyle, “Artık kalkın gidin.” diyordu. Böyle bir tavrı kimse beklemiyordu. Yaşanan hayal kırıklığı herkesin dilini bağlamıştı. Uzattıkları dostluk eli havada kalmıştı.

Masanın etrafında oturan heyet ve rektör göz göze gelmeye bile cesaret edemiyordu. Herkes içinden sebepleri yaratan Rabb’ine döndü. Kalbleri Allah’a yöneldi birbirinden habersiz. Bütün sebeplerin sükût ettiği bir anda, samimi gönüllerin dualarını geri çevirmeyen Rab’lerine iltica ettiler. 

Getirilen hediyeler arasındaki sigara paketi İvan’ın dikkatini çekmişti. Paketi eline alıp inceledi. Biraz üzgün biraz tedirgin, daha çok da bedbin ve titrek bir sesle konuşmaya başladı:
- Aylardır bir damla yağmur yağmadı bu topraklara. Kuraklık başladı. Ekinler ziyan oldu. Yağmur olmayınca tarlalardaki sebze ve meyveler kurudu. Halk yokluk çekmeye başlayınca idarecileri hedef aldı.

Üzerindeki bedbinliğin, umursamazlığın ve gerginliğin sebebi anlaşılmıştı. Heyetten bir başkası söze girdi. Onun da cesareti gelmişti. Teselli vermeye çalıştı:
- Siz, bize yardımcı olun, burada okul açmamıza izin verin. Allah, buraya rahmetini sağanak sağanak gönderir. Topraklar bereketlenir. 

İvan, biraz durulmuştu. Sesindeki titreme de gitmişti. Derin bir nefes alarak gözlerini tavana dikti ve şöyle dedi:
- Siz Müslümansınız. İnançlı insanlarsınız. Ancak ben doğduğumdan beri ateist bir mantıkla yetiştirildim. Allah’ın varlığına da inanmıyorum.
İvan, yerinden kalktı. Elindeki paketten bir sigara yakarak, pencere kenarına gitti. Sırtı misafirlere dönük camdan dışarı bakıyordu. Sigaradan çıkan dumanlar odaya yayılmaya başlamıştı ki, hava birden karardı. Yağmur yüklü bulutlar Çadır’ın semalarını kapladı. Bardaktan boşanırcasına bir yağmur… Sokaklar yundu, yıkandı kısa bir sürede. Toprağın kokusu içeri gelmeye başladığında İvan elindeki sigarayı hayretten yere düşürmüştü.

İvan içerideki misafirlerin yüzüne baktı. Yüzüne bir canlılık gelmişti. Misafirlere yaklaşıp birinin omzuna dostça dokunarak: 
-Davay paşli (Haydi, gidiyoruz.) 
-Nereye?
-Siz buraya niçin geldiniz? Okul açmaya değil mi? Çabuk gidelim. Size göstereceğim binalardan hangisini beğenirseniz, orada eğitime başlayabilirsiniz.

Binadan çıkıp arabalara binene kadar herkes sırılsıklam olmuştu. “O gün bu gündür, Türkiye’den her ziyaretçi geldiğinde, Çadır’ın bereketle yunup yıkandığına şahit oldum.” derdi, kadîm bir dost.

Niyazi SANLI

Eski Gönderiler »

Kategoriler