|
|
|
|
Yağmurun adı, rahmettir Anadolu’da. Yağmur, toprağın can suyu, baharın ayak sesidir. Bahar ki, tomurcukların sabırla açmayı beklediği en güzel mevsimdir. ‘Örnekleri Kendinden Bir Hareket’e gönül veren birkaç karasevdalı çöllerde bahar havası estirmek ve fani dünyada bâkî bir iz bırakmak için, bavullarına koydukları çam sakızı çoban armağanlarıyla yollara düştü. Niyetleri hâlisti. Kalblerinde heyecan, ruhlarında metafizik gerilim vardı. Uzun süren yolculuğun ardından menzillerine vardıklarında, yetmiş iki bahar görmüş; fakat hepsini de karanlıkta ışığı ümit ederek geçirmiş Tanas Ağanın kapısının tokmağına dokundular. Gagavuzların bilge kişisi Tanas Ağa, Türkiye’den gelen misafirleri Komrat Üniversitesi’ndeki rektörlük odasında ağırlarken, kalbindeki kıpırdanmaya mâni olamıyordu. Gözlerinde ışıltı, yüzünde tebessüm, misafirlerini elinden geldiğince memnun etmeye çalışıyordu. Kızıl ihtilalle aynı yaşta olan Tanas Ağa, misafirleri için her türlü fedakârlığa hazırdı. Değil mi ki misafirler Türkiye’den gelmişti? Yeşil çaylar, porselen fincanlarda yudumlanırken içlerinden biri geliş niyetlerini izah etti: -Biz, Anadolu’dan geldik. İş adamıyız. Sizlere vefa borcumuzu ödemek için buradayız. Müsaade edin, burada bir ocak tüttürelim, çocuklarınız için mektepler açalım. Tanas Ağa, uzaklara dalıp gitmişti. Neden sonra koltuğundan kalkıp odada dolaşmaya başladı, bu arada sağ eliyle çenesini sıvazlıyordu. Gözleri buğulanmıştı. Dudaklarını ve dilini ısırdı. Duygularına gem vurmayı başardıktan sonra, titrek sesle bir iki kelime çıktı ağzından. Sanki tarihe not düşüyordu: İçlerinden en yaşlı olanı kısık bir sesle: Oda birden sessizliğe bürünmüştü. Hepsinin kulaklarında aynı ses çınlıyordu: “Bu zamana kadar neredeydiniz?” Sessizliği Tanas Ağa bozdu: Heyecanından, Tanas Ağanın yıllarca bu anı beklediği anlaşılıyordu. Nefes almayı zorlaştıran boğucu yaz sıcağı altında, susuzluktan çatlamış toprak üzerinde ürkek bir ceylan gibi seke seke gitmeye çalışan arabayla otuz beş kilometrelik yolu kat ederek Çadır’a vardılar. Vali beyin iş seyahati münasebetiyle Amerika’da olduğunu öğrendiler. Yerine vekâlet eden İvan’la görüşmeleri gerekiyordu. Tanas Ağa ve beraberindeki heyet, İvan’ın odasına girdiklerinde soğuk bir yüzle karşılaştı. Ellerindeki ufak tefek hediyeleri önlerindeki masaya bıraktılar. Tanas Ağanın takdiminden sonra sözcüleri, meramlarını anlatmaya başladı: - Efendim! Biz Türkiye’den geldik. İki ülke arasında köprüler kurmak ve dostluk bağlarını kuvvetlendirmek için burada eğitim faaliyetlerinde bulunmak istiyoruz. Masraflar tarafımızdan karşılanacak. Sizlerden arzumuz, mümkünse bize uygun bir bina tahsis etmeniz. İvan’ın yüz hatları gerilmişti. Bu sözler hoşuna gitmemişti. Kendisini toparlayıp masanın üzerinde ellerini birleştirip koltuğuna yaslandı. Alnında çizgiler belirdi. Kaşları birbirine yaklaştı. Boğazını temizledi. - Bakın beyler! Sizler iyi niyetli insanlara benziyorsunuz. Ancak bizim kendimize göre bir eğitim anlayışımız var. Okullarımız var. Yabancılardan bu konuda destek isteyeceğimiz kanaatinde değilim. Sizi anlamaya çalışıyorum. Ama kendi yetiştirdiğimiz öğretmenlerimiz bizim çocuklarımıza daha iyi eğitim verebilir. - Bizim açacağımız okul, milletler arası geçerliliği olacak seviyede eğitim verecek. Mezun öğrenciler dünyanın her yerindeki üniversitelerde okuyabilecek. Kendi dillerinin yanında İngilizce ve Türkçe de öğrenecekler. Odaya soğuk bir hava hâkimdi. Bu sözlerde fayda vermemişti. İvan; diliyle olmasa bile, gözleriyle, “Artık kalkın gidin.” diyordu. Böyle bir tavrı kimse beklemiyordu. Yaşanan hayal kırıklığı herkesin dilini bağlamıştı. Uzattıkları dostluk eli havada kalmıştı. Masanın etrafında oturan heyet ve rektör göz göze gelmeye bile cesaret edemiyordu. Herkes içinden sebepleri yaratan Rabb’ine döndü. Kalbleri Allah’a yöneldi birbirinden habersiz. Bütün sebeplerin sükût ettiği bir anda, samimi gönüllerin dualarını geri çevirmeyen Rab’lerine iltica ettiler. Getirilen hediyeler arasındaki sigara paketi İvan’ın dikkatini çekmişti. Paketi eline alıp inceledi. Biraz üzgün biraz tedirgin, daha çok da bedbin ve titrek bir sesle konuşmaya başladı: Üzerindeki bedbinliğin, umursamazlığın ve gerginliğin sebebi anlaşılmıştı. Heyetten bir başkası söze girdi. Onun da cesareti gelmişti. Teselli vermeye çalıştı: İvan, biraz durulmuştu. Sesindeki titreme de gitmişti. Derin bir nefes alarak gözlerini tavana dikti ve şöyle dedi: İvan içerideki misafirlerin yüzüne baktı. Yüzüne bir canlılık gelmişti. Misafirlere yaklaşıp birinin omzuna dostça dokunarak: Binadan çıkıp arabalara binene kadar herkes sırılsıklam olmuştu. “O gün bu gündür, Türkiye’den her ziyaretçi geldiğinde, Çadır’ın bereketle yunup yıkandığına şahit oldum.” derdi, kadîm bir dost. Niyazi SANLI |
|
Gönderen: forperson | 14/12/2008
Çadır’a Düşen Rahmet Damlaları
hatıra kategorisinde yayınlandı